BİR İLETİŞİM ANININ HİKAYESİ

Her insan birçok defa tanıdık biriyle göz göze gelip merhabalaşmıştır. Peki bu bir-iki saniyelik sürecin oldukça uzun ve karmaşık bir hikayesi olduğunu biliyor muydunuz?

Bir akşamüstü deniz kıyısında iki adamın ayrı ayrı oturduklarını varsayın. İyi dost olmalarına rağmen henüz birbirlerini fark etmemişler. Adamlardan birisinin, henüz görmediği arkadaşına doğru yüzünü çevirmesi, bir biyokimyasal olaylar zincirini başlatır: Arkadaşının vücudundan yansıyan ışık, saniyede 10 trilyon foton (ışık parçacığı) geçecek şekilde gözbebeğine varır. Işık önce bu merceğin daha sonra da göz yuvalarını dolduran sıvının içinden geçer ve retinanın üzerine düşer.

Dışarıdaki cisimlere göre, retinanın farklı noktalarına farklı ışık demetleri düşer. Örneğimizdeki kişinin arkadaşını gördüğü anı düşünelim. Arkadaşının yüzündeki bazı noktalar, örneğin kaşları koyu renklidir ve retinanın üzerindeki bazı hücrelere çok zayıf bir ışık düşmesine neden olur. Bu hücrelerin yanında bulunan diğer bir grup hücre ise, arkadaşının alnından gelen ışıkla muhatap olur, yani daha fazla ışık alır. Arkadaşının tüm yüz hatları, etraftaki diğer detaylar dahil, bu şekilde retinanın farklı hücre gruplarına farklı ışıklar düşürür.

Peki retinanın üzerine düşen bu ışıklar ne gibi bir etki oluşturur?

Bu sorunun cevabı gerçekten çok karmaşıktır ve anlaşılması da biraz zordur. Ama gözdeki olağanüstü tasarımı inceleyebilmek için, bu cevabı ana hatlarıyla incelemek yerinde olacaktır.

Fotonlar retinadaki hücrelere çarptıklarında, adeta birbiri ardına ustaca dizilmiş domino taşlarını harekete geçirir. Bu durum çeşitli proteinlerin şekil değiştirmesine ve aralarında bazı birleşmelerin olmasına sebebiyet verir. Pek çok kimyasal reaksiyon zincirinin ardından, görme olayının son aşamasında gerçekleşen bazı işlemler neticesinde "elektrik uyarıları' oluşur. Sinirler bunları beyne aktarır ve orada da "görme" dediğimiz işlem yaşanır.


Kısacası tek bir foton, retinadaki hücrelerin tek birisine çarpmış ve birbirini izleyen zincirleme reaksiyonlar sayesinde hücrenin bir elektrik uyarısı üretmesini sağlamıştır. Bu uyarı, fotonun enerjisine göre değişir, böylece bizim "güçlü ışık", "zayıf ışık" dediğimiz kavramlar oluşur. İşin en ilginç yanlarından birisi, üstte anlattığımız tüm bu karmaşık reaksiyonların, saniyenin en fazla binde biri kadarlık kısa bir sürede olup bitmesidir.

Burada kısaca özetlediğimiz bu görme işleminin aslında çok daha karmaşık detayları vardır. Ancak bu kabataslak özet bile, ne kadar muhteşem bir sistemle karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yeter. Gözün içinde öylesine karmaşık, öylesine iyi hesaplanmış bir sistem vardır ki, gözün içindeki kimyasal reaksiyonlar, Guinness Rekorlar Kitabı'na geçmiş olan ünlü domino taşları gösterilerini hatırlatır. Bu gösterilerde onbinlerce domino taşı, bir sonrakini devirecek biçimde dizilmekte ve sonra da sadece ilk taşın düşürülmesiyle tüm sistem harekete geçmektedir. Domino taşlarından oluşan zincirin bazı noktalarına ilginç düzenekler kurulmakta; örneğin bir taşın düşmesi küçük bir vinci harekete geçirmekte, vinç, uzağa taşıdığı tek bir domino taşını tam gerekli noktaya koyup düşürerek yeni bir zincirleme düşüş başlatmaktadır.

Elbette böyle bir domino gösterisi izleyen bir insan, tüm bu taşların ve düzeneklerin, bulundukları yere, rüzgarla, selle ya da yer sarsıntısıyla "tesadüfen" geldiklerini düşünmez. Her taşın büyük bir dikkat ve bilinçle yerine yerleştirilirdiği açıktır. İnsan gözündeki zincirleme reaksiyon da, "tesadüf" kelimesini akla getirmenin bile saçma olduğunu gösterir. Sistem çok farklı parçaların çok hassas dengelerle bir araya gelmesiyle oluşmuştur ve açık bir "tasarım"ın göstergesidir. Göz, kusursuzca yaratmada hiçbir ortağı olmayan, üstün güç sahibi olan Allah tarafından yaratılmıştır.

Ünlü biyokimyacı Michael Behe Darwin'in Kara Kutusu isimli kitabında gözün kimyası ve evrim teorisi hakkında şu yorumu yapmaktadır:

Darwin'in 19. yüzyılda açıklayamadığı görme olayı ve gözün anatomik yapısı, gerçekten de hiçbir evrimci mantıkla açıklanamaz. Evrim teorisinin öne sürdüğü açıklamalar o kadar basittir ki, gözde yaşanan ve kağıda dökülmesi bile zor olan inanılmaz derecedeki karmaşık işlemleri asla açıklayamaz.

Görmenin Sonrası

Buraya kadar anlattılanlar, sadece sahildeki adamın, arkadaşından yansıyarak gözüne gelen fotonlarla ilk temasıdır. Retina hücreleri, karmaşık kimyasal işlemler sayesinde fotonları algılamış ve elektrik sinyalleri üretmiş olur. Bu sinyallerde öyle bir bilgi vardır ki, söz konusu arkadaşın yüzü, vücudu, kıyafeti, saçının rengi ya da yüzündeki küçücük bir iz bile işlenmiştir. Sadece bu kişinin değil, etraftaki her cismin en küçük detayı bile atlanmamış ve elektrik sinyallerine kodlanmıştır. Ama bir de bu sinyallerin beyne ulaştırılması gerekmektedir. Peki bu sinyaller beyne nasıl ulaştırılır? Bu sorunun cevabı gerçekten çok karmaşıktır, ancak gözdeki olağanüstü tasarımı inceleyebilmek için, bu cevabı incelememiz yerinde olacaktır.

Kornea ve İris

Gözdeki 40 temel parçadan biri olan kornea, gözün en önünde yer alan saydam bir tabakadır. Işığı pencere camı kadar kusursuz bir biçimde geçirir. Vücudun başka hiçbir yerinde benzeri olmayan bu dokunun, tam gereken yerde, yani gözün önünde bulunması, elbette bir tesadüf olamaz. Gözdeki önemli parçalardan biri de bu organımıza rengini veren iris tabakasıdır. Korneanın hemen arkasında yer alan iris, ortasındaki boşluğu genişletip daraltarak göze giren ışık miktarını ayarlar. Parlak bir ışıkta hemen daralır. Karanlıkta ise göze daha çok ışık alabilmek için genişler. Benzer bir ışık ayar sistemi kameralarda da kullanılır. Ama hiçbir kamera iris kadar başarılı değildir.

Retina moleküllerinin hareketiyle uyarılan sinir hücreleri (nöronlar), tepki gösterir. Bu tepki kimyasaldır; bir nöron harekete geçtiği anda yüzeyindeki protein molekülleri aniden şekillerini değiştirir. Bu hareket, pozitif elektrik yüküne sahip olan sodyum atomlarının akışını bloke eder. Elektrik yüklü atomların akışındaki bu değişiklik, hücrenin içinde bir voltaj farklılığına neden olur. Voltaj farklılığı, elektrik sinyali demektir. Bu sinyal, milimetre cinsinden ifade edilen bir mesafeyi kat ettikten sonra sinir hücresinin ucuna ulaşır. Ancak burada bir sorun vardır: İki sinir hücresi arasında bir boşluk bulunmaktadır ve elektrik sinyalinin bu boşluğu aşması için özel bir önlem gereklidir. Nitekim bu önlem alınmıştır: İki sinir hücresi arasında bulunan bazı özel serbest moleküller, sinyali taşıma işini üstlenir. Bir milimetrenin dört ile kırkta biri kadar bir mesafe kat ederek diğer nörona ulaşır ve mesajı tekrar iletir. Retinadan gelen elektrik uyarısı, bu sayede bir nörondan bir diğer nöron hücresine iletilerek ilerler ve beyne varır.

Burada, bu özel sinyaller görme korteksine gider. Bu görme korteksi 2.5 mm kalınlığında 13 m2 alanında üst üste binmiş doku tabakalarından oluşmuştur. Bu tabakaların bir tanesi yaklaşık 17 milyon nöronu içerir. Gelen sinyali ilk olarak 4. tabaka alır. Ön bir analiz yapar ve bilgiyi diğer tabakalardaki nöronlara ulaştırır. Her aşamada her bir nöron diğer bir nörondan sinyal alabilir.

Bu sayede dışarıdaki adamın görüntüsü, kusursuz bir biçimde beynin "kortek"s adı verilen merkezinde oluşur. Ancak bir de bu kişinin tanınabilmesi için, hafıza hücrelerinin yoklanması, bu kişinin yüzü ile hafızadaki bilgilerin karşılaştırılması gerekmektedir. Bu iş de başarı ile yapılır. Hatta adamın yüzü, beyin korteksindeki görüntüde, hafızadaki yüz bilgisine göre biraz daha renksiz duruyorsa, kişi bu farkı hissedecek ve "arkadaşımın yüzü bugün acaba neden solgun" diye düşünecektir. Böylece bir saniyeden çok daha kısa bir zaman dilimi içinde, "görme" ve "tanıma" gibi iki ayrı mucize gerçekleşmiş olur.

Buraya kadar kısa bir özet olarak anlatılan görme olayı Allah'ın yaratma sanatında hiçbir ortağı olmadığının, Allah'ın herşeyi kusursuz bir şekilde yarattığının delillerinden bir tanesidir.